Sevgi, mutluluğun mayasıdır.

Sevgisiz her şey yavandır, tatsızdır. Sevgi, Sevgisiz her şey yavandır, tatsızdır. Sevgi, mutluluğun mayasıdır. Sevgi, sevinç sebebidir. Sevgiyle, zindan saray olur… Sevgisiz saray, zindanlaşır. Hz. Mevlânâ’nın deyimiyle, “Sevgiden acılar tatlanır, bakırlar altınlaşır, sevgiden tortular saflaşır, dertler derman olur.
Ölü, sevgiden dirilir. Şah, sevgiden köle olur.
Allah’a karşı bu sevgi, ilimdendir.
Saçma sapan biri, böyle bir tahta nasıl kurulur?
Eksik bir ilim, nasıl doğurur bu aşkı?
Eksik ilimden, eksik bir aşk doğar maddeye karşı…”
İlim sevgiyi artırır. Bilgisizlik ise, korkuyu…
Bu sebeple, bizi sevgisinden sevgisiyle yaratmış olan Yüceler Yücesi Rabbimiz, tanındığı, bilindiği ölçüde sevilir…
O’na dair bilgimiz arttıkça, sevgimiz de daha bir artar, coşar, taşar…
Yarattıklarını bilmek, Yaratan’ın sonsuz ve sınırsız ihtişamına götürür bizi… Hayret ve hayranlık içinde kalırız. Eserden, Eser Sahibi’ne, varlıktan Var Eden’e, yollar açıldıkça; yaratılış sebebimiz olan İMAN, tahkike erer, kesinleşir.
Görürcesine, şeksiz şüphesiz bir imanla, her an görüldüğünü bilmenin heyecanı sarıp sarmalar mü’mini…
O an, kâinatın bütünüyle birlikte, coşkun bir şevkle Allah demenin demi başlar.
O’nu bulmanın, O’nunla olmanın, O’nunla dolmanın cezbesi, vuslat şevkini tetikler.
Bu şevkin temsilcileri, “Biz bu dünyaya bir aşk için âh etmeye geldik” derler.
Her şeyi bir aşk için bilenler, her teşekkürde O’na yapılmış bir şükür görürler; her özür beyanında da, O’na sunulmuş bir af dilekçesi…
O’nu bilmek, bulmak ve sevmek, ibadet aşkı doğurur. Bütün güzel isim ve sıfatlarıyla bilindiği ve dolayısıyla sayısız sebeple sevildiği bir gönülde, O’na kulluk aşkı oluşur.
Mevlânâ gibi, “Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum da kurtuldum.” diye haykırır. Bu kulluk, diğer bağlılıklara benzemez. Başkalarına kul-köle olanlar gibi acı ve azap taşımaz. Tam tersine, tadına doyulmaz bir manevî lezzetin ve huzurun kaynağıdır.
Yine bu sebeple Mevlânâ, der ki:
“Her köle hür olmak ister ve azat oldukça sevinir. Ben ise, hiç azat olmak istemem. Kul oldukça, kul kaldıkça sevinirim.”
Kulluğun tadına varmış olan Mevlânâ, en muhteşem kulluk vesilesi olan namaza âşıktır. Hakk’a âşık kişi, öyle bir abdest almalı ki, hiç bozulmasın… Öyle bir namaza durmalı ki hiç bitmesin…
Bu yüzden de, “Günde beş defa namaz çok değil mi ?” diyenleri anlayamadı. O’nun coşkun yüreği, o sorunun sahiplerine şöyle sesleniyordu:
“Hangi âşık sevgilisine kavuşmak istemez. Hangi âşık kavuşma anını kısaltmak ister?
Hakikî âşık, beş vakit değil, beş yüz bin vakit olsun ister kavuşması… Sevgili’nin huzurundan bir an bile ayrılmak istemez çünkü…”
Ve üzülür, ibadeti böyle anlamayanlara, “ah vah” eder.
Ne demek, ”Niçin beş vakit?”
Âşık bütün ömrünü ibadetten ibaret kılmak ister. Zira doymaz huzurunda huzur bulmaya…
Sevgiyle her şey daha güzel, daha tatlı ve daha lezzetlidir.
Bu yüzden insan, yeryüzünde sevgisiz kalmamaya çalışmalı, yüreğindeki sevgileri özel olarak korumaya almalıdır. Zira sevgisiz hayat, acı ve azap haline dönüşür.
Kıymetli şeyler, çok sıkı bir biçimde korunur. Elden çıkmasın, bitmesin, yitmesin, tükenmesin diye üzerine titrenir. Bütün nimetlerin kendisiyle daha da güzelleştiği sevgi nimeti nasıl korunMALIDIR?
Sevgi, sevginin kaynağına bağlanmalıdır. Sevgiyi yoktan yaratıp bize sunan Rabbimizle sağlam bir sevgi iletişimi kurmalıyız.
Kalbimiz, SEVGİNİN SAHİBİ’ne sımsıkı bağlanırsa, sevgisiz kalmaz.
İç dünyamız, sürekli gözetim ve denetim altında bulundurulmalı… Çünkü her şey gibi sevgi de bakıma ve beslenmeye muhtaçtır. Eğer bakımsız ve susuz kalırsa, sevgi de kurumaya başlar.
Sevgi, bütün görkemiyle var olabilmek için, emek ister, çaba gerektirir. Sevgiyi canlı ve güçlü tutmak için feragat, fedakârlık ve vericilik gerekir.
Sevgi, paylaşıldıkça çoğalır, bereketlenir.
Bu bakımdan sevgi cimrileri, eninde sonunda sevgisiz kalmaya mahkûmdurlar.
Seven yürekler, vermeye, sunmaya, paylaşmaya doyamazlar… Çünkü bu suretle donanır yürekleri sevgiyle… Böyle doyarlar sevgiye… Verebilenler, almaya hak kazanırlar sevgiyi…
Bir gün Efendimiz (s.a.v.)’e bir zat geldi ve dedi ki:
“Ya Resûlallah! İçimdeki sevginin azaldığını hissediyorum. Kalbimin katılaşmasını nasıl önleyebilirim?”
Güzeller Güzeli, bu asilâne endişeye, şu harika reçeteyi yazdı:
“Hemen git, bir yetimin (öksüzün) başını okşa…”
Bu ne güzel ve asil bir endişe idi!..
İnsan, cüzdanındaki paranın azaldığını bilir ama kalbindeki sevginin eksildiğini de aynı dikkatle hemen fark edebilir mi?
Seviyesi yüksek insanlar, her şeyden önce gönüllerini gözlerler. Zira gönüldeki eksilmenin ne kadar önemli bir boşluk bırakacağını iyi bilirler.
Ancak, gönül doktorlarının doktoru olan Efendimiz de (s.a.v.) ne güzel bir çözüm sunuyorlar; sevgiyi bereketlendirecek olanın, onu vermek, sunmak, dağıtmak olduğunu söyleyerek…
Hele de, ihtiyacı olan bir yüreğe sunacağımız sevginin, çok daha fazlasıyla dönüp bizim yüreğimizi kavrayıp kuşatacağını açıklaması, her çağa yazılmış bir reçete değil midir?
Yürek söküklerini dikmenin en emin ve kestirme yolu, gerçek sevgiyi samimiyetle paylaşmaktır.
Günümüzün sevgi yetimi ve şefkat öksüzü haline gelmiş insanı, O’nu (s.a.v.) arıyor. Şefkati, savaş dâhil, hayatın bütününe getirmiş olanı… Bugün O’nun has ve halis bir talebesi olan Hz. Mevlânâ’yı bulanlar, inşallah yarın da Güzeller Güzeli Efendimiz’i bulsunlar… Her mü’min bu duanın, hem sözlü, hem de fiilî bir temsilcisi olmak mecburiyetindedir. Yani hepimize düşen temel görev, her yerde, O’nu hatırlatan ve yüksek sevgi ahlakının büyükelçilik seviyesinde temsilcileri olmak…
Almayı düşünmeden veren, SEVGİNİN SAHİBİ’ni bilen... Seven, anlayan, ağlayan güzel insanlar... Sinelerini herkese ve her kesime açan, her yerde bir müjde çiçeği gibi açan yürek kesilmiş insanlar olmak, mü’minin şiarıdır.
Gerçek kul, bilir, bilinir; sever, sevilir… Merhamet gösterir, merhameti emredence korunur, kollanır.
Sevgi özürlüler, kalpleri taşlaşmış olanlardır.
Dünya onlarla yaşanmazlaşır.
Ne mutlu, varlığını sevgiden ibaret kılanlara…Ne mutlu, akleden bir kalp taşıyanlara…

Sevgi, sevinç sebebidir. Sevgiyle, zindan saray olur… Sevgisiz saray, zindanlaşır. Hz. Mevlânâ’nın deyimiyle, “Sevgiden acılar tatlanır, bakırlar altınlaşır, sevgiden tortular saflaşır, dertler derman olur.
Ölü, sevgiden dirilir. Şah, sevgiden köle olur.
Allah’a karşı bu sevgi, ilimdendir.
Saçma sapan biri, böyle bir tahta nasıl kurulur?
Eksik bir ilim, nasıl doğurur bu aşkı?
Eksik ilimden, eksik bir aşk doğar maddeye karşı…”
İlim sevgiyi artırır. Bilgisizlik ise, korkuyu…
Bu sebeple, bizi sevgisinden sevgisiyle yaratmış olan Yüceler Yücesi Rabbimiz, tanındığı, bilindiği ölçüde sevilir…
O’na dair bilgimiz arttıkça, sevgimiz de daha bir artar, coşar, taşar…
Yarattıklarını bilmek, Yaratan’ın sonsuz ve sınırsız ihtişamına götürür bizi… Hayret ve hayranlık içinde kalırız. Eserden, Eser Sahibi’ne, varlıktan Var Eden’e, yollar açıldıkça; yaratılış sebebimiz olan İMAN, tahkike erer, kesinleşir.
Görürcesine, şeksiz şüphesiz bir imanla, her an görüldüğünü bilmenin heyecanı sarıp sarmalar mü’mini…
O an, kâinatın bütünüyle birlikte, coşkun bir şevkle Allah demenin demi başlar.
O’nu bulmanın, O’nunla olmanın, O’nunla dolmanın cezbesi, vuslat şevkini tetikler.
Bu şevkin temsilcileri, “Biz bu dünyaya bir aşk için âh etmeye geldik” derler.
Her şeyi bir aşk için bilenler, her teşekkürde O’na yapılmış bir şükür görürler; her özür beyanında da, O’na sunulmuş bir af dilekçesi…
O’nu bilmek, bulmak ve sevmek, ibadet aşkı doğurur. Bütün güzel isim ve sıfatlarıyla bilindiği ve dolayısıyla sayısız sebeple sevildiği bir gönülde, O’na kulluk aşkı oluşur.
Mevlânâ gibi, “Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum da kurtuldum.” diye haykırır. Bu kulluk, diğer bağlılıklara benzemez. Başkalarına kul-köle olanlar gibi acı ve azap taşımaz. Tam tersine, tadına doyulmaz bir manevî lezzetin ve huzurun kaynağıdır.
Yine bu sebeple Mevlânâ, der ki:
“Her köle hür olmak ister ve azat oldukça sevinir. Ben ise, hiç azat olmak istemem. Kul oldukça, kul kaldıkça sevinirim.”
Kulluğun tadına varmış olan Mevlânâ, en muhteşem kulluk vesilesi olan namaza âşıktır. Hakk’a âşık kişi, öyle bir abdest almalı ki, hiç bozulmasın… Öyle bir namaza durmalı ki hiç bitmesin…
Bu yüzden de, “Günde beş defa namaz çok değil mi ?” diyenleri anlayamadı. O’nun coşkun yüreği, o sorunun sahiplerine şöyle sesleniyordu:
“Hangi âşık sevgilisine kavuşmak istemez. Hangi âşık kavuşma anını kısaltmak ister?
Hakikî âşık, beş vakit değil, beş yüz bin vakit olsun ister kavuşması… Sevgili’nin huzurundan bir an bile ayrılmak istemez çünkü…”
Ve üzülür, ibadeti böyle anlamayanlara, “ah vah” eder.
Ne demek, ”Niçin beş vakit?”
Âşık bütün ömrünü ibadetten ibaret kılmak ister. Zira doymaz huzurunda huzur bulmaya…
Sevgiyle her şey daha güzel, daha tatlı ve daha lezzetlidir.
Bu yüzden insan, yeryüzünde sevgisiz kalmamaya çalışmalı, yüreğindeki sevgileri özel olarak korumaya almalıdır. Zira sevgisiz hayat, acı ve azap haline dönüşür.
Kıymetli şeyler, çok sıkı bir biçimde korunur. Elden çıkmasın, bitmesin, yitmesin, tükenmesin diye üzerine titrenir. Bütün nimetlerin kendisiyle daha da güzelleştiği sevgi nimeti nasıl korunMALIDIR?
Sevgi, sevginin kaynağına bağlanmalıdır. Sevgiyi yoktan yaratıp bize sunan Rabbimizle sağlam bir sevgi iletişimi kurmalıyız.
Kalbimiz, SEVGİNİN SAHİBİ’ne sımsıkı bağlanırsa, sevgisiz kalmaz.
İç dünyamız, sürekli gözetim ve denetim altında bulundurulmalı… Çünkü her şey gibi sevgi de bakıma ve beslenmeye muhtaçtır. Eğer bakımsız ve susuz kalırsa, sevgi de kurumaya başlar.
Sevgi, bütün görkemiyle var olabilmek için, emek ister, çaba gerektirir. Sevgiyi canlı ve güçlü tutmak için feragat, fedakârlık ve vericilik gerekir.
Sevgi, paylaşıldıkça çoğalır, bereketlenir.
Bu bakımdan sevgi cimrileri, eninde sonunda sevgisiz kalmaya mahkûmdurlar.
Seven yürekler, vermeye, sunmaya, paylaşmaya doyamazlar… Çünkü bu suretle donanır yürekleri sevgiyle… Böyle doyarlar sevgiye… Verebilenler, almaya hak kazanırlar sevgiyi…
Bir gün Efendimiz (s.a.v.)’e bir zat geldi ve dedi ki:
“Ya Resûlallah! İçimdeki sevginin azaldığını hissediyorum. Kalbimin katılaşmasını nasıl önleyebilirim?”
Güzeller Güzeli, bu asilâne endişeye, şu harika reçeteyi yazdı:
“Hemen git, bir yetimin (öksüzün) başını okşa…”
Bu ne güzel ve asil bir endişe idi!..
İnsan, cüzdanındaki paranın azaldığını bilir ama kalbindeki sevginin eksildiğini de aynı dikkatle hemen fark edebilir mi?
Seviyesi yüksek insanlar, her şeyden önce gönüllerini gözlerler. Zira gönüldeki eksilmenin ne kadar önemli bir boşluk bırakacağını iyi bilirler.
Ancak, gönül doktorlarının doktoru olan Efendimiz de (s.a.v.) ne güzel bir çözüm sunuyorlar; sevgiyi bereketlendirecek olanın, onu vermek, sunmak, dağıtmak olduğunu söyleyerek…
Hele de, ihtiyacı olan bir yüreğe sunacağımız sevginin, çok daha fazlasıyla dönüp bizim yüreğimizi kavrayıp kuşatacağını açıklaması, her çağa yazılmış bir reçete değil midir?
Yürek söküklerini dikmenin en emin ve kestirme yolu, gerçek sevgiyi samimiyetle paylaşmaktır.
Günümüzün sevgi yetimi ve şefkat öksüzü haline gelmiş insanı, O’nu (s.a.v.) arıyor. Şefkati, savaş dâhil, hayatın bütününe getirmiş olanı… Bugün O’nun has ve halis bir talebesi olan Hz. Mevlânâ’yı bulanlar, inşallah yarın da Güzeller Güzeli Efendimiz’i bulsunlar… Her mü’min bu duanın, hem sözlü, hem de fiilî bir temsilcisi olmak mecburiyetindedir. Yani hepimize düşen temel görev, her yerde, O’nu hatırlatan ve yüksek sevgi ahlakının büyükelçilik seviyesinde temsilcileri olmak…
Almayı düşünmeden veren, SEVGİNİN SAHİBİ’ni bilen... Seven, anlayan, ağlayan güzel insanlar... Sinelerini herkese ve her kesime açan, her yerde bir müjde çiçeği gibi açan yürek kesilmiş insanlar olmak, mü’minin şiarıdır.
Gerçek kul, bilir, bilinir; sever, sevilir… Merhamet gösterir, merhameti emredence korunur, kollanır.
Sevgi özürlüler, kalpleri taşlaşmış olanlardır.
Dünya onlarla yaşanmazlaşır.
Ne mutlu, varlığını sevgiden ibaret kılanlara…Ne mutlu, akleden bir kalp taşıyanlara…

Vehbi Vakkasoğlu

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><img>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

Anket

Televizyonda dizi izlerken en çok neye dikkat edersiniz: